KUSURSUZ BİR SİSTEM ARAYIŞÇISI OLARAK, KARL MARKS

 MARKSİZM VE KUR’AN DA İKTİSADİ SİSTEM 

Marksist ideolojinin en önemli kuramlarından biride; alt yapı ve üst yapı tanımları ve bu yapıların birbirleriyle olan ilişkileridir. Alt yapı, toplumsal üretim ilişkilerini, üretim gücünü, işçi işveren ilişkisini, mülkiyet tanımını yani toplumun iktisadi yapısı içinde yer alan tüm momentleri ifade ederken, üst yapıda; toplumun sosyolojik yapısının içine giren; kültür, inanç, devlet, yaşama biçimi, aile gibi daha çok toplumun diğer değer biçimlerini tanımlar. Yani Marksist terminoloji de alt yapı, toplumsal ekonomik ilişkileri, üst yapı ise, toplumun sosyokültürel biçimini tanımlayan iki temel kavramdır.

Marks, bu tanımların ışığında ortaya şöyle bir tez koyar;

“Alt yapı, üst yapıyı belirler”

Yani toplumun iktisadi ve ekonomik yapısı, o toplumun sosyolojisini de belirler.

Her ne kadar Büyük Sosyoloji kuramcılarından Max Veber, Marks’ın bu tezine karşı çıkıp, hatta tam tersi bir önermeyle üst yapının alt yapıyı belirlediğini ileri sürmüş olsa da kendisi de toplumun temel dinamiklerini tanımlarken yine alt yapı ve üst yapı kavramları üzerinden hareket etmek durumunda kalmıştır.

Marks’ın ve daha sonrasında da Engels’in katkılarıyla daha da derinlik kazanan bu tez; esasında bize ekonomi ile sosyoloji arasında doğrudan bir bağ tesis ederken, hangisinin diğerini etkilediği hatta belirlediği konusunda ampirik yaklaşımdan çok daha fazlasını gösteren bir pencere açar.

Bu yazı, açılan bu pencereden bir bakış sağlama ve esas kaynağa, yani KUR’AN a dayalı referanslar üzerinden, Marksizmin bu konu hakkında ki tezinin evrensel geçerliliğini doğrulayacak bir korelasyonu hedeflemektedir.

KUR’AN DA ALT YAPI VE ÜST YAPI KAVRAMLARI

Yazının devamına geçmeden önce DİN kelimesinin Arapça’ da ‘DAYN’ yani BORÇ kökünden geldiğini buraya not düşüp, alt ve üst yapı kavramlarının Kur’an bağlantılarını kurmaya devam edelim.

ALLAH; Kur’an da alt yapı (üretim ilişkileri) ve üst yapı (Toplumsal ve bireysel değerler) kavramlarına birçok ayetinde değinmiş ve kullarına bu ayetler üzerinden tutulması gereken yolu tariflemiştir.

ALLAH, Kur’an da üretim ilişkilerinin toplumun genelini kapsayacak bir tarzda olması gerektiğini vurgular. (NECM;39-40-41, NİSA;32, KASAS;77, LEYL;4)

Kur’an da; kazancı daha çok rızık kavramıyla tanımlayan veya kazancı rızka bağlayan değişmez bir vurgu ve bağlantı bütünlüğü vardır.  (ANKEBUT;60-62, SEBE;36-39-52,ŞURA;12-19-27,NAHL;114, ZARİYAT; 58 ve bir çok başka ayette de aynı konu işlenmiştir)

Yani hangi şart altında olursa olsun kişinin kazancı mutlaka RAB’bin nimetlerinden elde edilmek durumundadır. Ve dolayısıyla bu durum bizi mutlak bir bağlantıya götürür; Rızkın elde edildiği bütün bir yeryüzü ve o yeryüzü üzerinde dağılmış halde ve insanların tüketimine sunulan bütün rızıklar, ALLAH’ın mülküdür. Ve biz insanlık olarak bu nimetlerden istifade etme noktasında serbest ve özgür bırakılmış varlıklar olarak hayatımızı sürdürürüz.

Bunun yanı sıra; Kişinin rızkını elde etme şeklini de belirleyen Kur’an, yeryüzü nimetlerinden çalışarak elde edilen rızkın kişinin gerek kendi ve ailesinin tüketimi olarak, gerekse ticari* (takas sistemi) bir

metaa olarak kullanmasına izin verir. En temelde rızık-insan ilişkisini en basit haliyle tanımlayan Kur’an, rızkı elde etme biçiminde gözettiği kuralları bütün bir metin boyunca birçok ayette sıralamıştır.

Özetlersek;

ALLAH; Kur’an da alt yapının (toplumsal üretim ilişkileri) bütün temel ilkelerini sırasıyla şu şekilde belirlemiştir.

1-Çalışmamız karşılığında elde ettiğimiz her şey ALLAH‘ın insanlara verdiği rızık dairesindendir.

2-Rızkın elde edildiği yeryüzü, içindekilerle birlikte ALLAH‘ın mülküdür

3-ALLAH‘ın bütün mülkü ezelden ebede kendi uktesinde tutması, ona bir başkasının veya başkalarının sahiplenmesinin kıyamete kadar önünü kesmek maksadıyladır. Hatta yer yer bu mülke günü geldiğinde olmak kaydıyla ‘’Salih Kullar’’ hariç hiç kimsenin varis kılınmadığı vurgusu yapılarak, mülkiyet kavramı ALLAH‘ın sahipliğinde nizam edilir.

4- Yeryüzünden rızık elde etmek her insan için özgür bırakılmış olsa da rızkı elde etme biçimi belli kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar aynı zamanda üst yapının şekillenmesinde kilit rol oynar.

Böylece Marks’ın alt yapı olarak tanımladığı üretim ve mülkiyet ilişkileri ALLAH‘ın indinde de kulları açısından net bir biçimde tariflenmiştir. Kur’an; mülkiyet, rızık, rızkın tayini, nasip gibi kavramlar üzerinden alt yapı ve üst yapı meselelerine bir mantıksal örgü bütünlüğü ile yaklaşır.  Buradan çıkartacağımız temel sonuç, ALLAH toplumun iktisadi yapısının (alt yapı) kurallarını, mülkiyet ve o mülkiyetten elde edilen rızkı, hatta ve hatta rızkı elde ederken kullanılan üretim gücünü, yani zihinsel ve bedensel emeği doğrudan doğruya kendine mülkiyet hakkı olarak bağlamasıdır.

Yukarıda DİN kelimesinin Arap’ça da Dayn, yani BORÇ kökünden geldiğini not etmiştik.

Buradan hareketle ALLAH‘ın, iktisadi sistemin bir parçası olan borç kavramını ve borçlanma hukukunu, mülkün sahibi olması hasebiyle kendiyle kulu arasında tuttuğunu ve bunun yanı sıra   bütün kullarını bu sisteme, yani kendi din (borç) sistemine tabi olmak zorunda olduklarını defalarca Kur’an da vurguladığını görürüz.   Bu yanıyla ele aldığımızda; ALLAH’ın toplumun üretim ilişkisi içerisinde yer alan ve sistemin yukarıdan aşağıya oluşturacağı -kendisine olan dışındaki- bütün borçlanma hiyerarşisini geçersizleştirerek, Tevhit kavramını bu alanın Adetullah’ı olarak belirlediği bütün açıklığı ile görülür. Bu durum da; ortaya çıkan sistem ALLAH‘ın din (borç) sistemi olduğuna göre, ALLAH’a olan borçlanma dışındaki bütün borçlanma sistemleri onun nezdinde geçersizdir. Kur’an bu sistem dışındaki her sistemi şirk düzeni (ALLAH’a eş koşma) olarak tanımlar.

Marks’ın; alt yapı üst yapıyı belirler kuramından hareketle; ALLAH‘ın iktisadi sistemi toplumsal olarak bir kez benimsendiğinde ortaya çıkan tablo, bu yanıyla insanlığın altın çağı niteliğinde olacaktır.

Çünkü; iktisadi olarak da borçlanma yalnızca ALLAH‘a olacağı için, üst yapı buna göre şekillenecek. Kulluk bilinci yalnızca YARADAN‘IN kaidesine girecek.  Dünyayı bir cehenneme çeviren açgözlülük, baskı, sömürü, katliamlar, savaşlar bütün kurum ve zihniyetleriyle ortadan kalkacak. Alt yapının üretim biçimi bütün insanlığın zihinsel evrimine format atacak ve üst yapının sosyolojisi buna göre kendini yeryüzü ‘cennetini’ tesis edecek şekilde yeniden biçimlendirecektir.

TANRISIZ MARKS’IN GİZLİ ‘TANRI’ DÜZENİ ARZUSU

Esasen Hegel’in diyalektik felsefesini baz alan ve toplumsal sistem düşüncesi konusunda patolojik düzeyde mükemmeliyetçi olan Karl Marks, bütün bir eylem ve düşünce hayatı boyunca eşitlikçi ve sömürüsüz bir dünya özleminin en iyisini ve sürdürülebilir olanını teorize etmeye çalışmıştır.

19.yy klasik Alman felsefesinin oluşmasının temelinde yatan ve diyalektik felsefenin babası sayılan Hegel; düşünce ve gerçekliği insanın zihni faaliyetinin bir ürünü olarak tarihsel sürecin belirleyiciliğine bağlarken, Marks; toplumsal dinamiklerin tarihsel süreç içerisinde oluş ve bozuluşlarını diyalektik felsefe bağlamında Hegelci terminolojiye oturtmakla kalmamış, bir noktadan sonrada, Hegel’in tezini toplumun üretim koşullarının nesnel ve kısmen de öznel sonuçlarının, toplumun biçimini belirlediği görüşüne evirerek diyalektik materyalizmi yani kısaca Marksist felsefeyi oluşturmuştur.

Bu yanıyla; Esasen temelde Hegelci olan Marks, Hegel’in Diyalektik felsefesini Genç (Sol) Hegelciler içinde başka bir yaklaşıma taşımanın öncülüğünü ederken, bir süre sonra Hegel felsefesine tamamen nüfuz ederek Hegel’i ters yüz etmiştir.

Bu konunun yazının temasıyla çok ilgili olmaması sebebiyle kısaca değinip, geçelim. Ve Marks’ın kuramındaki mükemmeliyetçiliğin, onun açısından bir tür Tanrı düzeni arzusu haline nasıl geldiğini felsefesinin izleklerini takip ederek bulmaya çalışalım.

Marks; İktisadın tanımı içerisine yerleştirdiği üretim ilişkilerinin biçimini alt yapı kavramının altında kümelerken, aynı zamanda bu kümenin tarihsel süreç içinde toplum belleğinin ve davranış biçiminin de temelinin oluşturduğunu vurgulayarak, oluşan bu belleğe ve belleğin davranış biçimine de üst yapı dediğini daha önce yazmıştık. Marks daha sonra bu belleğin toplumsal sistemin oluşumunda tarihsel sürecini tarihsel materyalizm tanımının içinde  ete kemiğe büründürerek, ideolojik formasyonunu tamamlamıştır.

Marks’ın bu kavramları kurgulayıp tarihsel diyalektik materyalizm felsefesini temellendirirken, felsefi olarak kendini Hegelci diyalektiğe dayamış olduğunu bilmekle birlikte bununla sınırlı kalmayıp, alt yapı ve üst yapı kavramlarının oluşmasında başka metinlere de başvurduğunu rahatlıkla görebiliyoruz.

Marks; insan eli ve zihniyle üretilen maddi üretim ilişki biçiminin tarihsel süreç içinde kendi mülkiyet anlayışının; kölelik sistemini yarattığını ileri sürüp ve bu sistemin alternatifini kendi ideolojik tezlerinin içine yedirirken, insanın sömürü sisteminin inşası içindeki sorumluluğunu en yalın haliyle ortaya koymaktan çekinmemiştir.

İnsan; yarattığı sistemle suçludur. Ama ona maruz kalmış olarak ta aynı zamanda kendi sisteminin kurbanıdır. Bu yanıyla Marks toplumu yeknesak bir kitleden değil, onu sınıflara ayrılmış olarak görür. Ve tarihsel sürecinde bu sınıflar arası çatışmanın ürünü olduğunu ideolojisinin en temel unsuru olarak  ortaya koyar. Böylece Marks; mülkiyet hakkını belli bir sınıfın veya zümrenin elinde bulundurmasını, dünyadaki eşitsizliğin adaletsizliğin ve bunların yarattığı yıkımların sebebi ve sonucu olarak görür. Demek ki mülkiyet hakkı Marks’a göre; anonimleşerek ve bütün bir toplumun ortak istifadesine sunulmak zorundadır. Ancak burada Marks, mülkiyet hakkı üzerinden toplumun dönüşümünü yine diyalektik felsefenin iç tutarlılığı açısından belli evrelere bağlar. Toplum mülkiyetten tamamen zihinsel ve içsel kopuşunu ancak ve ancak mülkiyet kavramını kendi bilincinde yeniden var ettiği bireysel ve toplumsal olgunluğa kavuştuğunda yakalayabilir.  Bu bireysel ve toplumsal olgunluk seviyesini komünizm olarak tanımlayan Marks, bu süreci tamamlayana kadar mülkiyet hakkını egemenlerden alarak topluma verecek olan bir baskı rejimini şiddetle önerir. Bu rejim elbette ki sosyalizmdir.

Esasen Marks’ın mülkiyet hakkına dair toplumsalcı önermeleri, Mülkün yalnızca ALLAH’a ait olduğu  KUR’AN önermesinin çarpıtılmış  halinden başka bir şey değildir.  Marks’ın Gothe program eleştirisinde ortaya attığı tezlerin içinde yer alan, ama esasında Fransız ütopyacı Étienne-Gabriel Morelly’in söylediği bilinen ‘’Herkesten yeteneğine göre, herkesin ihtiyacına göre’’ saptaması, Marks açısından  en üst düzeyde ki komünist toplumun idealize olmuş çalışma ve bölüşüm biçimi olarak tariflense de, bu yaklaşımı KUR’AN da; KASAS-77 ayette toplumsal yaşayışın varması gerektiği noktanın bir tarifi olarak zaten verilmiştir. Marks ve sonrasında da takipçisi niteliğindeki Marksist kuramcılarının pek çoğunun  kendi diyalektik süreci içinde ideal toplum düzeninin ütopyasını gerçekleştirmiş ve nihayete ermiş bir komünist toplum hayalinde kendini bulurken,  KUR’AN bize ENBİYA suresinin 105.ayetinde açık bir şekilde; ‘’Yemin olsun ki Zikir’den (Tevrat’tan) sonra Zebur’da da yazıp (belirttik ve Kur’an’da da va’ad ettik) ki: “(Sonunda) Yeryüzüne mutlaka Salih kullarım varis olacaktır’’ diyerek, gelecekte var olacağını bildirdiği bir toplum modelinden zaten bahsetmektedir. KUR’AN; toplum modellemesini kendi diyalektik sürecinde inşa ederken, Marks ve Marksist kuramcılar da aynı metodolojiyle ütopyalarını inşa etmişlerdir.

Görüldüğü üzere Marks; gerek diyalektik metodoloji açısından gerekse mülkiyet hakkının tarifi açısından KUR’AN çizgisinden başka bir şey önermemiştir. ‘Tanrısız’ Marks’ın komünist toplum ütopyası, ALLAH’ın iktisadi sisteminden başka bir şey değildir. ALLAH; o ana kadar mülkiyeti elinde tutan seçkinlerin borçlanma (DİN) sistemini ilga ederek, kullarından kendi borçlanma sistemine yani DİNİNE tabi olmalarını isterken bunun için gerekli olan seçkinlere karşı savaş yöntemini CİHAD adı altında KUR’AN’a koymuş, Marks ise CİHAD kavramını, Sosyalist Devrim kavram önermesiyle benzeştirmeye çalışarak onun kötü bir kopyasını teorize etmiştir. ALLAH KUR’AN’da; mülkiyet hakkını seçkinlerden alarak HAK sıfatıyla kendinde tutarken, Marks mülkiyeti seçkinlerden alarak HALK’a vermiştir. ALLAH rızık tayinini çalışmanın bir ürün olarak kullarına dilediği ölçüde bahşederek hayatın devamlılığını sağlarken, Marks; insan emeğini bütün bir hayatın varoluş öznesi olarak tarifleyerek, ihtiyaçların kesintisiz bir şekilde karşılandığı ütopik bir hayat hayal etmiştir.

Kuşkusuz ki patolojik düzeyde mükemmelliyetçi olan Marks’ın kusursuz toplumsal sistem arayışı, onu eninde sonunda reddettiği YARATICININ kusursuz iktisadi toplum sistemine götürmüştür.  Ve şüphesiz ki; gidilecek başkacada bir yer yoktur.