MARUFU EMRETMEK VE MÜNKERİ YASAKLAMAKLA İLGİLİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN TAVSİYELERİ

Emribilmaruf ve nehyianilmünkerden amaç, hakikati ortaya çıkarmak ve Sünnet’i takip ederek bir kimsenin hidayetine vesile olmak veya her türlü haksızlığı önlemektir. Karşımızdakini yenmek, onu küçük düşürmek, kendimizi üstün göstermek veya insanların teveccühünü kazanarak sahte kahramanlık taslamak emribilmarufun amacı değildir. Bu görevi yaparken Hz. Peygamber’i ve onun sünnetinin mücessem şekilleri olan sahabeyi örnek almalıyız. Diğer ibadetlerin kabulünde şart olan ihlasın emribilmarufta da şart olduğunu bilerek bu görevi yapmalıyız. İçerisine riya karışan ibadetler Allah katında makbul olmazlar. Bu bağlamda ibadetlerin kabul şartlarından olan niyeti unutmadığımız gibi Peygamber Efendimizin örnek alınarak ifa edilmesinin şart oluşunu da hatırımızdan çıkarmayalım. Bu demektir ki emribilmaruf görevi yerine getirilirken Hz. Peygamber’in metodu en küçük ayrıntılarına kadar bilinmeli ve bu metot çerçevesinde icra edilmelidir. Herkes ve her hareket hayatın bütün boyutlarında Peygamberimize uymak zorundadır. Müslümanları vahdete götürecek ve metoda bağlı ayrılıklardan kurtaracak olan yol da Resulullah’ı örnek almakla mümkün olacaktır. Hayatın bütün ayrıntılarında olduğu gibi cihad konusunda da ümmetin birliği Kur’an ve sünnete ittiba ile mukayyettir.

“Âdemoğlunun, emribilmaruf, nehyianilmünker ve Allah’ı zikretmenin dışındaki bütün konuşmaları aleyhindedir.”[1]Buyuran Peygamberimiz, Medine’ye varır varmaz Müslümanlardan bu görevi gereği gibi yapacaklarına dair söz almıştır.[2] Sahabe de verdikleri sözlerini bir ömür boyu hakkıyla yerine getirmişlerdir. Hz. Muhammed (s.a.v.), her işin vaktinde yapılmasının önemine vurgular yapmış ve emribilmarufun da vaktinde yapılmasını istemiştir. İş işten geçtikten sonra yapılsa bile gerekli etkiyi sağlamayacağı için şu uyarıyı yapmıştır: “Dua edip de dualarınıza karşılık verilmeyeceği gün gelmeden evvel marufu emredin ve münkeri yasaklayın.”[3] Zira öyle zamanlar gelir ki bu ibadeti yapsan da yararlı olmayabilir. Emribilmarufun yararlı olamayacağı anları bir soru üzerine Peygamber Efendimiz, şöyle açıklamıştır: “İsrailoğulları arasında meydana gelenler sizin de aranızda meydana geldiğinde emribilmaruf görevini yapsanız da fayda sağlamaz. Bunlar, fuhuş ve zinanın eşrafınız arasında yaygınlaşması, siyasetin alçak ve bayağı kimselere kalması ve ilimle de (toplumunuzun) en rezillerinin iştigal etmesidir.”[4] Bu rivayete göre yapılması gereken, tabandan tavana kadar zinaya giden yolları ortadan kaldırmak, yapanlara işlenen suça denk bir ceza vermek, siyasette kaliteyi artırmak ve ümmeti Peygamber Efendimize vekâleten yönetme ve işi ehline takdim etme bilincini vermek, seviyeli insanları siyasete yönlendirmek, ilmi de bir meta olmaktan kurtarmaktır.

Emribilmaruf yarar sağlamadığı gibi davetçinin; “Merkep leşi kadar bile değerinin kalmadığı”[5] günleri idrak ediyoruz. Artık değer ölçüsünü finans çevreleri belirliyor ve Müslümanlar da onların koyduğu ölçülere göre birbirlerini değerlendiriyorlar. Böyle korkunç ve düşük bir değer ölçüsünü reddedip İslâm’ın ölçülerini etkin kılmak üzerimize yüklenen dinî sorumluluktur. Finans çevrelerinin terbiye ettiği liberal ruhlu modern insana İslâm’ın yükümlülüklerini hatırlatınca, “Kendinize bakın!” denilmektedir. Böyle bir karşılığı hoş karşılamayan Abdullah b. Mesud; “Din kardeşine ‘Allah’tan kork’ dediğinde, ‘sen bana neyi emrediyorsun ki? Önce sen kendine bak’ diyenden daha büyük günah işleyen kimse yoktur.”[6] Buyurmuştur. Müslümanların bu eserdeki uyarıdan gerekli nasibi alarak hayrın tavsiyesine karşı ukala bir yaklaşım sergilememeleri önemli bir ahlaki davranıştır. Müslümanların, emribilmaruf konusuna ve davet usulüne hâkim olanlarının bu görevi hakkıyla yerine getirmeleri üzerlerine farzdır. Zamanımızda ise en önemli ve öncelikli farzlardandır. Bu farzı yerine getirenlere Müslümanlar değer vermeli ve onlara bakışlarını müstakim bir çizgiye oturtmalıdırlar. Hz. Peygamber, emribilmarufu yerine getiren kimselere yaptıkları görevin ulviliğinden dolayı dokunulmazlık alanı biçmiş ve onların hayatına kast edenlerin yaptığı günahı nasıl bir suça denk gördüğünü sorulan soru üzerine şu hadisinde dile getirmiştir: “ Kıyamet gününde insanların en şiddetli azaba çarptırılacak olanları, peygamberlerini ve emribilmaruf nehyianilmünker görevini yapanları öldürenlerdir.”[7] Çünkü emribilmaruf görevini yapanlar, peygamberlerin yaşayan sünnetlerinden birini ihya edenlerdir. Böyle bir sünneti ihya edeni öldürmek, peygamberi öldürmek gibi ağır bir suç olarak görülmüştür.

Yukarıda yazılan ifadeler emribilmarufun hem bireysel yönüne hem de kurumsal tarafına işaret etmektedir. Bu ifade kalıbının içerisindeki “emir” ifadesinden yola çıkarak bir açıklama yapacak olursak, bireysel anlamda bile emir konumunda veya emredecek üstünlükte ve özgüvende olmayanlar bu ibadeti ifada zorlanırlar veya hakkıyla yapamazlar. Hele de dini kimliğini rahatça ifade edemeyenlerin, dinimizi yükselen değerlerin gölgesinde kompleksli bir biçimde yorumlayanların bu konuda ciddi dertleri de yoktur. Şayet insan kendi konumunu bilir ve Müslüman olmanın izzetini içselleştirirse her zaman ve her yerde bu ibadeti yerine getirir. Böyle bir izzetin sahibi Müslümanın işin yöntemini bilmemesi de imkânsızdır. Bu üstünlüğü ve özgüveni Müslümanlara kazandırmanın yolu da eğitimden geçer. Hz. Peygamber(s.a.v.), vermiş olduğu eğitim sayesinde kralların karşısında kral gibi duruş sergileyen bir ümmet yetiştirmiştir. İslâm tarihinde Cafer b. Ebitalib’in Habeş hükümdarı karşısındaki tutumu, Muğire b. Şube’nin İran Kisrası’nın yanındaki duruşu, Dıhye el-Halife’nin Bizans kralı ile olan konuşmaları sadece birer örnektir. Örnekler saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Zira her peygamber ümmetini özgürleştirmek ve zihinsel prangaları kırmak için gelmiştir. Allah Teâlâ’dan başka hiçbir varlığın önünde eğilmemek bunun mutlak kanıtıdır. Durum böyle iken din adına Müslümanları yeniden köleleştirmeye çalışmak ve zihinlerine prangalar vurmak müşrikçe bir tutumdur. Esefle belirtelim ki bu yanlış davranış din kisvesi adı altında bugün bile meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Müslümanların ilim ve eğitim adına yakınlık kurduğu birçok kişi ve kurum kendilerine mutlak itaat beklemektedirler. Bu beklenti hem itikaden hem de siyaseten çok tehlikelidir. Mutlak itaat sadece Allah’a ve O’nun Resulünedir.[8]

[1] İbni Mace, Fiten, Had. no:3974, c.III, s.1315

[2] Bak: İbni Kesir, el- Bidaye, c.III, s.163

[3] İbni Mace, Fiten,20,Had. no:4004, c.II, s.1327

[4] Ahmed, Müsned, c.III, s.187

[5] Zemahşeri, Keşşaf c.I, s.389

[6] Heysemi, Zevaid, c.VII, s.271

[7] Taberî, Câmi’ü-l Beyan, c.III, s.216

[8] Bak. Nisa 4/59, 65, 105; Ahzab 33/36