SİYASET, EMANET VE LİYAKAT
Hz. Muhammed (s.a.v.) de layık olmadıkları için kötü ve liyakatsiz yöneticilerin mü’minlerin emanetlerini yüklenmemelerini istemiş ve şu uyarıyı yapmıştır: “Her şeyin bir afeti vardır. Bu dinin afeti de kötü yöneticilerdir.”[1]
*
Ayrıca, çocukların da yönetime hâkim olmalarından Allah’a sığınmayı tavsiye etmiş,[2] “Düşük ahlak ve kötü karakterli” kimselerin iş başına getirilmesini dünyanın sonu şeklinde nitelemiştir.[3] Günümüzde “adam kayırma” veya “torpil” diye ifade edilen kötü uygulamalar, Resulullah tarafından şiddetle yerilmiş ve haklarında şöyle bir uyarı yapılmıştır: “Müslümanların siyasi/yönetim işlerini üzerine alan kimseler, daha layık birisi varken herhangi bir kişiyi sevdiklerinden dolayı iş başına getirecek olurlarsa, Allah’ın ve resulünün laneti onların üzerlerine olur. Allah, onların hiçbir amellerini kabul etmez ve neticede onları cehennemine kor.”[4]
*
Müslümanların işlerini üstlendiklerinde, onları sıkıntıya düşürecek zayıf yaradılışlı kimselerin yönetime talip olmamalarını tavsiye eden[5] Resulullah (s.a.v.), sefih/aklını hayırda kullanamayan idarecileri yermiştir.[6] Yönettiği insanlara “Samimi davranmayıp onları iyi şeylere yönlendirmeyen idarecilerin cennetin kokusunu bile alamayacaklarını”[7] söylemiştir. Buna karşın halkına karşı adil davrananların ise Allah Teâlâ’nın koruması altında olacakları müjdesini vermiştir.[8]
*
Yönettiği topluma karşı yalan söyleyen kimselere Allah Teâlâ’nın, kıyamet gününde hiçbir değer vermeyeceğini[9] yineleyen Resulullah (s.a.v.) “İdarecilerinin zalim olduklarını bile bile onlarla ortak hareket edip yardım edenlerin, İslâm’la bir ilgilerinin olmadığı”[10] uyarısında bulunmuştur. Hz. Peygamber, bu tip fasıklara ve zalimlere övgü yağdırmanın ve yağcılık yapmanın Allah’ın arşını sarsan bir suç olduğuna dikkat çekmiştir.[11]
*
Velayet ve siyasetle alakalı bu kötü ahvalden kurtulmanın çaresi; hayatın her alanında Kur’an-ı Kerim’i uygulamayı en büyük değer haline getirmektir. Hz. Peygamber (s.a.v.), risaleti boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Kur’an-ı Kerim’i biricik kriter olarak anlatmıştır. Buna bağlı olarak, “Kur’an’ın bir nameye, sadece zevk alınan okuyuşa/mezamire” çevrilmesini büyük bir tehlike saymış[12] ve şu anlayışı tüm insanlığa yerleştirmeye çalışmıştır. “Kur’an amel edilmek; hayatın her alanında kendisiyle uygulama yapmak için gelmiş bir kitaptır.” Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın hayatın her alanında uygulanmasını her fırsatta vurgulamıştır. “Başınıza bir köle de geçse, Allah’ın kitabını uyguladıkça dinleyin ve itaat edin.”[13] buyurmuştur.
*
Kur’an’ı bilmeyi, anlamayı ve uygulamayı onun gönderiliş gayesi olarak kabul etmiş ve bu hakikati sık sık tebliğ etmiştir. Kendisi de Medine’de bir İslam devleti kurup atamalar yapmaya başladığında, Kur’an bilmeyi, iyi anlamayı, içerisindeki ayetlerden hükümler çıkarabilmeyi ve çıkarılan hükümlere göre hayatın sorunlarını çözebilmeyi görevlendirmelerde en önemli ehliyet sebebi saymıştır. Konumuzla alakalı şu örnek, İslam siyaset ilminde çok önemlidir. Tüm zaman ve mekânlara mesajlar vermektedir. “Tebuk seferinde Malik b. Neccar oğullarının sancağı Umare b. Hazm (r.)’a verilmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), onun yanına varmış ve sancağı ondan alıp Zeyd b. Sabit’e vermiştir. Umare (r.), ‘Ya Rasulallah! Bir hata mı yaptım ki benden sancağı aldınız?’ deyince, Hz. Peygamber şu mukabelede bulunmuştur: ‘Hayır, hiçbir hata yapmadın. Fakat Kur’an, hep öne geçirir (çok bileni liderlik konumuna yükseltir). Zeyd de senden daha çok Kur’an biliyor.[14]” Hz. Muhammed (s.a.v.), “Kur’an-ı Kerim’i en iyi bilenleri bir kenara bırakıp da Kur’an bilmeyenlere görev vermeyi Allah’a, Resulü’ne ve bütün mü’minlere yapılmış bir ihanet”[15] saymıştır.
*
Hz. Peygamber’in bizzat kendisi, uygulamalarda ve görev tevdi etmede Kur’an bilgisini öne çıkardığı için bireysel karizma, yaş, kabile asaleti vb. unsurlar onun için bağlayıcı olmamıştır. Konuyla ilgili şu uygulama bunun kanıtıdır. Osman b. Ebi’l-As anlatıyor. Kabilemizle beraber Hz. Peygambere gelmiştik. Bir müddet yanında kaldık. Ayrılma zamanı geldiğinde bizleri Kur’an bilgimizle imtihan etti. Ben Bakara Suresi’ni de bilerek kabilemdeki kimselerden öne geçtim. Bunun üzerine Resulullah; “Sen onların emirisin/başkanısın” buyurdu. İmamet atamalarında da aynı usulü takip eden Hz. Muhammed (s.a.v.), en çok Kur’an bilenleri bu göreve vazifelendirmiştir.[16] Çünkü Kur’an bilgisi hem insanı dalaletten korur hem de siyasi konularda yeterlilik kazandırır. Allah Resulü bu ölçüye göre, Habeşistan’a giden heyete Cafer b. Ebi Talib’i reis seçmiştir. Nitekim o da Hz. İsa ile ilgili konuları Necaşi ile tartışırken Kur’an bilgisinde ne kadar derin ve yetkin bir insan olduğunu göstermiştir.[17]
*
Hz. Muhammed (s.a.v.), “Ümmetimin helal ve haram konularını en iyi bileni Muaz b. Cebel’dir.”[18] buyurmuştur. Peygamber dönemi Kur’an muallimlerinden olan[19] Muaz b. Cebel, Resulullah tarafından çok önemli görevlere getirilmiştir.[20] Bu önemli görevlerden birisi de Yemen valiliğidir. Kur’an muallimi olarak yanına Ebu Musa el-Eş’ari’yi de katmıştır. Çünkü Ebu Musa’nın Kur’an ilimlerindeki üstünlüğü malumdur. Yemen’e vali olarak tayin ettiği Hz. Muaz’a, “Sana bir mesele gelirse nasıl çözeceksin?” deyince Muaz; “Allah’ın kitabına göre çözerim.” cevabını vermiştir. Resulullah’ın “onda bulamazsan?” sorusuna “Allah’ın Resulü’nün sünnetine göre çözerim.” demiştir. “Onda da çözümünü bulamazsan” buyurunca Muaz, “kendi içtihadımla hallederim.” demiş ve bu cevaptan Resulullah çok memnun olmuştur.[21] Zira bu cevapta Müslümanların sorunlarını muallakta bırakmamak vardır. Bu cevapta hayatın her alanında İslâm’dan çözümler üreterek insanları boşlukta bırakmamak ve dini hayatın öznesi yapmak vardır. Vahyi ve aklı faal hâlde tutmak bu rivayetin özüdür.
*
Hz. Muhammed (s.a.v.); “Kur’an’ı bir ucu Allah Teâlâ’nın, bir ucu da insanların elinde olan ipe benzetmiş ve ona sıkı tutununuz. Eğer sıkı tutunursanız, ebediyen sapıtmaz ve helak da olmazsınız.”[22] demiştir. Bu buyruğun hitap alanına bütün yaş grupları, cinsiyet türleri, yerleşim yerleri ve görev alanları girmektedir. İnsanları mezara korken bile Kur’an bilgilerini önceleyen Resulullah[23] başta siyasi atamalar olmak üzere Kur’an’a vukufiyeti en büyük değer ölçüsü yaparak ümmetine ve ümmetinin işlerini üstlenenlere model olmuştur.
***
Kaynaklar:
[1] Suyuti, Camiu’s-Sağir, h.no: 7310, c.II, s.448.
[2] Ahmed, Müsned (tah: Muhammed Şakir), h.no: 8302, c.XVI, s.136.
[3] Heysemi, Zevaid, c.VII, s.220.
[4] Ahmed, Müsned, c.I, s.6;Heysemi, Zevaid, c.V, s.232.
[5] Nesai, Vesaya, 30, h.no: 10, c.VI, s.255.
[6] Hakim, Müstedrek, İman, h.no: 262, c.I, s. 15.
[7] Ahmed, Müsned, c.V, s.27.
[8] Malik, Muvatta, 51, c.II, s.953.
[9] Nesai, Zekat, 23, h.no:77, c.V, s.86.
[10] Heysemi, Zevaid, c.IV, s.205; İbni Kesir, Camiu’l-Mesanid, c.I, s.427.
[11] Acluni, Keşfu’l-Hafa, c.I, s.99.
[12] İbni Hamza, Esbabu Vuridi’l-Hadis, c.II, s.229.
[13] Ahmed, Müsned, c.VI, s.402; İbni Mace, Cihad, 39, h.no: 2860, c.II, s.955.
[14] Hakim, Müstedrek, Marifetu’s-Sahabe, h.no: 5778, c.II, s. 476.
[15] Heysemi, Zevaid, c.V, s.211.
[16] Bak: Abdurrezzak, Musannef, Salat, h.no: 3810, c.II, s.390; Ahmed, Müsned, c.IV, s.114; Müslim, 5, Mesacid, 53, h.no: 672, c.I, s.674; Heysemi, Zevaid, c.II, s.63; İbni Mace, İkame-i Salat, h.no: 980, c.I, s.613.
[17] İbni Kesir, el-Bidaye, Kahire, 1932, c.III, s.70.
[18] İbni Sa’d, Tabakat, c.IV, s.164.
[19] İbni Ebi Şeybe, Musannef, c.VII, s.173.
[20] Bak: Kettani, el-Teratibu’l-İdariyye, c.I, s.125.
[21] İbni Ebi Şeybe, Musannef, c.VII, s.13; Ebu Davud, 18, Akdiye, 11, h.no:3592; c.IV, s.18; Tirmizi, 13, Ahkam, 3, h.no: 1327; c.III, s.616; Ahmed, Müsned, c.V, s.236, 242.
[22] Heysemi, Zevaid, c.I, s.169.
[23] Abdurrezzak, Musannef, h.no: 6356, 6379, c.III, s.469, 472; Buhari, 73, Cenaiz, c.II, s.93; Ebu Davud, 15, Cenaiz, 31, h.no:3136, c.III, s.499; Nesai, Cenaiz, 21, h.no:87, c.III, s.81.