TOPLUMSAL PORNOGRAFİ (PORNOSALLAŞMA)

‘Bir sineğin kanat çırpıntısı Arş-ı Rahman’ı titretir’
Mevlana

‘’Afrika’da kanat çırpan bir kelebek,
Amerika’da fırtına yaratabilir.”
Edward Lorenz

BOZKIRIN TEZENESİ VE İNCE BİR EDEP DERSİ

Sıcak bir yaz gecesi verdiği açık hava konserinde iyice bunalan Neşet Ertaş, seyirciye dönüp; ‘’Saygısızlık olmasın, caketimi çıkartabilir miyim’’ diye sorduğunda alanda kopan alkış tufanı, Usta’nın zaten kişiliğinin en önemli unsuru olan nezaketinin ve tevazu sunun taktir edilmesinden çok, isteğini ifade ediş şeklinde ki Anadolu’nun kadim edebini gösterme biçimineydi kuşkusuz. Ya da ben, Hüsn-ü Zanla o esnada orada bulunan izleyicilerin o bilinç durumunda olduklarını görmek istemiş olabilirim.

Toplumsal hafızamızı biraz gerilere doğru taradığımızda başımızdan geçip giden onca savaşların, yıkımların, işgallerin, kıtlıkların yanı sıra bugünlerde hem içeriğini hem de biçimini iyice kaybetmeye başlamış, toplumsal değerlerimizin içinde önemli bir yer tutan edep duygumuzu, nereye koyduğumuzu

hatırlamakta zorlanıyoruz epeydir.

Bu yazıda ‘’Eskiden her şey çok daha güzeldi’’ klişesine sapmadan, davranışlarımızın temelini oluşturan ruhsal kişilik durumlarımızın, modernite ve teknolojinin birlikte seyri içinde nasıl yer değiştirdiğini ele alan ve bunun neticesinde de toplumsal değerler yıkımına giden süreci sosyolojik açıdan anlamaya çalışacağız.

FREUD VE DENEYSEL BİR ÇALIŞMA

Psikanalitik kuramın babası Freud, ruhsal kişilik durumlarımızı üç kategoride tanımlar ve insanın davranış biçimlerini belirleyen şeyleri, esasında bu durumlarının tezahürü olarak açıklar. Freud’un kavramsallaştırdığı ruhsal kişilik durumlarımızın neler olduğuna baktığımız da; İD-EGO ve SÜPER-EGO terimleriyle karşılaşırız. Bu tanımlar Freud’a göre bilincimizin temelini oluşturduğu gibi aynı zamanda kişiliğimize yön veren davranışlarımızın da şekillendiği ama beynimizin herhangi bir alanında yer kaplamayan daha çok teorik düzlemde ele alınabilecek ruhsal alanlardır.

Freud’a göre; İD ‘in tamamı bilinçaltında yer alırken, SÜPER EGO nun büyük bir bölümü, EGO nun ise bir kısmı bilinçaltında yer alır. Buradan varabileceğimiz en önemli sonuçlardan birisi; bilince ve bilinçaltına etki eden her şeyin, esasında kişiliğimize de etki ediyor olmasıdır.

Bilindiği gibi İD ; Bireyin alt bilincinin içindeki bütün ilkel dürtü ve ihtiyaçları tanımlarken, onları elde etmek için herhangi bir vicdani veya ahlaki sınır tanımayan kişilik durumumuzdur. Vicdan veya ahlaki değerler geliştirmek ise, üst benliğin yani SÜPER-EGO nun işidir. EGO ise; birbiriyle çatışma içinde bulunan bu iki kişilik durumunu dengede tutarak; gerçekliğe uygun hale getiren benlik durumumuzdur.

Freud’a göre; hala henüz hakkında pek az şey bilinen İD, İnsanlığın yeryüzü macerasının başından beri, varlıksal temelinde taşıdığı yeme-içme ve cinsel ihtiyaçları üzerinden şekillenerek, vücudun ve ruhun haz ve deşarj arayan içgüdüsel dürtülerinin enerjisi olarak karşımıza çıkar.

İD; doyumunun sağlanması noktasında mantık, ahlak, vicdan gibi hiç bir ilkesel yasayı tanımazken, bu yasaları geliştirip, kendisini kısıtlamaya çalışan SÜPER-EGO ile de çatışma halinde olduğunu, EGO nun ise, bu iki kişilik durumunu dengede tutmaya çalışan bilinçsel benlik (kendililik) durumu olduğunu yukarda daha öncede yazdık. Buradan hareketle, deneysel bir çalışma yapalım ve kişiliğimizin bu üç temel yapısını ayrı ayrı bireylermiş gibi ele alalım.

Bir açgözlü, bir gaddar ve cani, bir tecavüzcü
Apartmanın en üst katında oturan ve doymak bilmez midesini sürekli doldurmak için çalmak çırpmak başta olmak üzere oburluğu için her türlü melaneti işleyen bir komşunuz olduğunu düşünün. Sürekli yemek ve içmek için yaratılmış ve midesinden başka hiçbir şey düşünmeyen bu zatın en iyi arkadaşları ise; onun bunun malını gasp eden, vermeyenlere işkence eden öldüren evini barkını talan eden cani bir adamla, cinsel tecavüzün her türlüsünü -hem de kendi yakınları ve çocukları da dahil olmak üzere- fiili olarak işlemekte hiçbir sakınca görmeyen bir sapık. Ve bu üçlü çetenin bir araya geldiği zamanlarda yaşanabilecek olası vahşeti düşünün.

Bir korku veya gerilim filmi sahnesini hatırlatan bu betimleme Freud’a göre tam da İD bilincimizi ifade etmekte.

Erdemli ve kuralcı bir İhtiyar
Üst kat komşunuzun bu durumundan en çok alt komşunuz olan asker emeklisi otoriter yaşlı amca rahatsız. Ancak yönetici olduğunuz için her defasında kapınıza dikilip, üstteki güruha hadlerini bildirmeniz için size her türlü baskıyı yapıyor. Uzun ahlaki söylevler, üsttekilerin bütün caniliklerine karşı vicdanın bütün inceliklerini ortaya döken vicdan muhasebeleri, yani her türden baskıyla üstünüze geliyor. Çok eski zamanlara ait toplumsal veya dinsel kurallarla yukardakileri cezalandırmanızı dahi talep ediyor. Bazen da onları ortadan kaldırmanın gerekliliğinden dem vuruyor, ama sonra yine vicdani gerekçelerle bu önermesinden pişmanlık duyuyor. Kafasının karışıklığını yaşlılığına veriyorsunuz ama, esasında asıl sebep; içinde taşıdığı bütün bu değerlere ölçüsüz bir şekilde bağlı oluşu. Hepsi aynı anda ve hepsi birden gerçekleşsin istediği için kendisiyle de çelişebiliyor.

Anlaşılacağı üzere, bu komşu SÜPER-EGO dan başkası değil

Kendini bilen bir yönetici
Her ne kadar bu iki komşunun bütün bu aşırılıklarından dengesizliklerinden yorulsan da şimdilik iyi gidiyorsun. Onları içinde bulundukları karanlık dünyalarının ürünü olan dürtü ve beklentilerini hem makul hale getirip normalleştiriyorsun hem de kanuna ve toplumsal düzene uymalarını sağlıyorsun. Kontrolü elden bıraktığın noktada bu iki komşun birbirini yiyecek biliyorsun. O yüzden uyku zamanların hariç sürekli görevinin başındasın. Ancak bazen başarının yarattığı sarhoşluktan kendini fazla abartıp, görevini unutuyor ve iki komşunu birden görmezden gelebiliyorsun.
Evet sen olmadan o iki komşunun apartmanda barınma şansları hiç yok, bu doğru. Ama onlar olmadığı zaman senin de varlık sebebin ortadan kalkıyor, bunu anlaman ve birbirinize olan ihtiyacınızı doğru kavraman gerekiyor. Her iki komşunu da iyi tanırsan kendini de iyi tanımış olacak ve çok iyi bir idareci olacaksın.

Şunu unutma; Akıl ve mantık sadece sen işini iyi yapasın diye varlar. Aklı ve mantığı kullan, o zaman kendini bileceksin. Çünkü sen kendinsin, yani EGO’sun.

DRAMATİK VEYA BAZEN TRAJİK OLABİLEN BİR İFŞA HİKAYESİ

Yetmişli yılların sonuna doğru çocukluk yıllarımdan hayal meyal hatırladığım ve zihnimde parça parça kalan küçük kasaba anılarımdan biride Namelerdi. Bir teksir kağıdına arkalı önlü basılmış ve haftanın pazar kurulan günü olan salı günleri, pazar alanlarında Nameciler tarafından satılan bu teksirler, ülkenin değişik yerlerinde yaşanmış yada yaşanmış olduğu iddia edilen dramatik veya çoğu zamanda trajik olan hikayelerin anlatıldığı kısa metinlerden ibaretti.

Mahallemizin kadınları pazar alışverişiyle birlikte bazen bu namelerden de alır ve bütün mahalle kadınlarıyla nerde toplandıklarının bir önemi olmaksızın bir araya gelip bu hikayeleri mahallenin okuma yazma bilen genç kızına okutarak, sonrada toplu üzülme ve ağlama ‘ayinine’ başlarlardı.

Namelerde anlatılan hikayeler; sevdiği erkeğe ailesi vermediği için kavuşamayan genç bir kızın dramından tutunda, ailesini katleden adama, bir sebeple kendini suya atan veya dağdan atlayarak intihar eden genç kadından, kurtlara yem olan çobana kadar, değişik konu ve olaylara matuf birçok farklı hikayeden oluşuyordu. Ancak anlatılan hikayenin dili o kadar güçlü ve dramatik kurgusu o kadar başarılı olurdu ki; belki çoğu uydurma olan bu hikayelere, o kadınlar saatlerce göz yaşı dökerlerdi.

Hiç tanımadığımız insanların başına gelen trajik hikayeleri üzerinden bir duygu durumu geliştirip, abartılı bir şekilde o duygu durumunun içinde kaybolmak elbette yukarda bahsettiğimiz kişilik yapımızın bilinç durumlarından ikisiyle yakından ilgili. İD bilincimiz; anlatılan bu hikayelerdeki trajik ‘’vakıaların’’ her ne olursa olsun varlığını koruma noktasında hareket edebilmesi için zihinsel bir deneyim kazanmış olmayı sağlarken, SÜPER-EGOMUZ yine aynı hikaye içinde anlatılan konuya dair ahlaki veya vicdani bir duruş geliştirmeyi amaçlar. İD; hikayelerin içindeki konunun ana teması olan ve insanın karanlık tarafının bir hikaye içine yedirilmiş ilkel dürtü ve haz alanlarının doyum noktasına enerji üretecek öykünmeler çıkartırken, SÜPER EGO; Toplumun kadim ahlak ve vicdanının külliyatına bu hikayeler üzerinden yeni spesifik bakışlar kazandırmayı amaçlar.

İsmet Özel’in meşhur şiiri Sebeb-i Telif, birazda bu durumu resmetmektedir esasında. Hatırlayacak olursak ne diyordu Şair;

‘’Başkalarının aşkıyla başlıyor hayatımız
yaprakla yağmurun aşkı meselâ
kim olsa serpilen coşturuyor bizi
imreniyoruz başkalarının mahvına’’

PORNOGRAFİNİN TOPLUMSALLAŞMASI (PORNOSALLAŞMA*)

Bilinç durumlarımızın bütün bu karmaşık yapılarını bir kenara bırakarak, o hikayelerin anlatıldığı namelere bugünden baktığımızda, bilinç durumlarımızda yarattıkları etki bakımından günümüzün sabah kuşağında ki realite programlarında gösterilen hikayelerden hem işlevsel hem de öz olarak pekte farkları olmadığını görürüz. Bu manada o günün o hikayelerini, bugünün realite programlarının öncülü olarak görmek çok da yanlış olmaz.

Elbette; Namelerle günümüzün realite programlarını karşılaştırdığımızda biçimsel olarak karşımıza çıkan farklılıklar, bu benzetmeyi abartılı kılabilir. Ancak bilinç alanlarımızın da bir evrime tabi olduğunu unutmamak gerekmektedir.

Bir taraftan; O tarihlerde, o hikayeleri okuyan ve dinleyenler açısından hikayenin ‘kahramanları’ zihin dünyalarında sadece bir imajdan ibaret ve anlatılar da, daha naif ve daha kırılganken, bugünün realite programlarındaki ’kahramanlar’ kanlı canlı olarak ekranda yerlerini almakta ve gösterdiklerinin de; tüylerimizi diken diken edecek cinsten hard pornografi niteliğinde olduğu rahatlıkla söylenilebilmektedir.
Demek ki; tıpkı zihinsel bilinç durumlarımız gibi, inandırıcılık mevhumu da evrim geçirmektedir.

Realite programların da gösterilen ve her geçen gün bir öncekinden daha fazla sapkınlık ve şiddet içeren vakıalar, bir taraftan bütün bu aleniliği ve açıklığı ile ekranlar üzerinden kitlesel halde izlenilen bir pornografi biçimine dönüşürken, diğer taraftan da izleyenleri, içine çektiği bu gerçek hikayelerde ki kahramanların bilinçsel durumlarına hem tanık hem de ortak etmektedir.

İnsandaki İD bilincin, bütün şiddet ihtiyacının ve cinsel dürtülerinin en ilkel halinin ekranlardan defalarca ve defalarca gösterilmesi, İzleyen kitlelerdeki aynı bilinç düzeyini harekete geçirmekte ve toplum gittikçe İD bilincin bütün aşırılıklarına teslim olmaktadır.

Özellikle şiddet içeren cinsel dürtüleri tetikleyen vakıalar, bir taraftan ekranda yarış halinde hem yaşantılarımızı hem de zihnimizi işgal ederek bir toplumsal pornografi oluştururken, diğer taraftan da toplumda ki cinsel şiddeti körükleyerek bugünlerde sıkça yaşanan kadın cinayetlerini, pedofiliyi, ensesti alenileştirmekte, makulleştirmekte ve kabul edilebilir hale getirmektedir.

*Bu durum, yeni bir kavram ihtiyacı hissettirdiği için; PORNOSALLAŞMA terimine ilk defa bu yazı içinde bu yanıyla içerik kazandırılmaya çalışılmıştır.

Toplumla ilgili olarak PORNOSALLAŞMA tehdidi aynı zamanda kişilik durumlarımızı da gittikçe tersyüz etmiş, bilinçaltımızın en karanlık noktasını temsil eden İD benliğimiz; toplumun değer yargılarını, vicdanını, ahlaki normlarını ve sanatsal yanını ayakta tutan ve geliştiren SÜPER EGO muzu işlevsiz hale getirerek felç etmiştir.

Hatta daha ileri metaforik bir iddia ile; İD, SÜPER EGO yu hekleyerek, yerine geçmiştir. PORNOSALLAŞMA nın eşiğindeki toplum, sadakat yerine ihaneti, ahlak yerine ahlaksızlığı, vicdan yerine gaddarlığı, edep yerine edepsizliği, hak yerine gücü, adalet yerine adaletsizliği, sömürüyü, şiddeti, tecavüzü yeni değerleri olarak benimseyerek, bir cangılın kurallarını sessiz sedasız hayata geçirmeye başlamıştır.

Bu duruma engel olması gereken Benliğimiz yani EGO muz ise; kör ideolojilerin, menkıbelerin, taraftarlığın, menfaatlerin esiri haline gelerek, gerçeklik algısını tamamen kaybetmiş, en büyük yardımcıları akıl ve mantığı ise müsrif bir mirasyedi gibi çoktan elden çıkarmıştır. Akılsız ve Mantıksız bir EGO nun da zapt edilemez üst komşusunu yönetmesi de şüphesiz ki imkansızdır.

Bu yazıyı okuyanların, nasıl düzeleceğiz yada nasıl iyileşmeye başlayacağız sorusuna da verilecek bir cevabız var elbette; Yazının başına not ettiğimiz Mevlana’nın sözünü hatırlayın. Ve sonrada, tıpkı büyük usta gibi, bir topluluk ta CAKETİNİZİ çıkartırken müsaade istemeyi bilecek edebi tekrardan hayatınıza geçirin. Ve bilin ki hayatınıza sokacağınız en temel edepli davranışlarınızla bile; tıpkı bir kelebek gibi okyanus ta fırtına kopartacak kanat çırpıntısını yapmış olursunuz…

EKİM 2021
Kubilay KIRAN